Kelâm Ettik, Kaz Demedik!


    İki arkadaş dost meclisindeyken biri; “hava bugün kapalı” der. Öteki kızgın bir ses tonu ile “ayıp olmuyor mu? Neden bana ‘kazsın’ demek istiyorsun?” diyerek çıkışır! “Ne alakası var şimdi?” der cevaben arkadaşı. O da; “Hava kapalıysa yağmur yağacak, yağmur yağınca da göletler oluşacaktır. Peki, gölette kimler yüzer? Tabi ki kazlar. O halde bu ima ile bana ‘kaz’ dedin sen” şeklinde cevaplar arkadaşını… İstediğiniz kadar hassas olun, kelimeleri itina ile seçin; nafile! Nihayetinde kelâmlarınızın anlamı, karşınızdakinin anlama kapasitesi ile sınırlıdır. Kendinden emin olmayınca insan, alınganlık kaçınılmaz oluyor işte! Bazen de hoş görmeli…
                                                                         ***
     Duyarlıyız. Bir nakış edasıyla ilmek ilmek itinayla dokuyoruz kelimelerimizi… Kişilik haklarının ve özel hayatın ihlal edilememesi için de özel bir çaba sarf ediyoruz. Zira kastimiz şahsiyetler değil, çarpıklıklar, serzenişlerdir… Yaklaşık on haftadır sizlerleyim. Şuana kadar söyleyeceklerimizi apaçık dile getirdik. Amiyane tabiriyle; taşı gediğe oturtmayı, yazdıklarımızın merkezine almıyoruz. Taş, gediğe oturuyorsa, ne yapalım? Varsın otursun! Bence alınganlık göstermenin âlemi yok! Kelâmlar, bihakkın kullanılıyorsa mesele yok demektir… 
                                                                         ***
       Köşe yazarlığı icra edeceksiniz ve suya sabuna dokunmayacaksınız! Bu görevi üstlenenler için nerdeyse imkânsız bir durum. Zira sabun, doğası gereği kaygandır, dokunulduğu an kayganlaşır! Sözler, cümleler sabun olur ve kayarak birilerine değer elbet! Çünkü yazdıklarınız, çizdikleriniz sosyal hayata dair ise birileri mutlak alınacak veya nasiplenecektir. Lakin bilinmelidir ki; şahsiyetlere göndermelerde bulunmak veya töhmet altında bırakmak acizliktir, gazetecilik pratiği açısından da onaylanabilecek bir durum değildir. Her şeye rağmen hala ‘bana kaz dediniz’ deyip suizanda bulunuluyorsa ‘heyhat’ demek hak olur! Kelâm fukaralığı işte, ne diyelim?
                                                                         ***
      İsterseniz yerel ve ulusal bağlamda bir iki mesele ile özetleyelim: Şimdi kalkıp örneğin; bisiklet yolu adı  altında Elazığ-Malatya ana arterinde 3-5 yıl önce, 3-5 ton boya ve 3-5 milyon harcanarak 3-5 kilometrelik düzenleme yapılmasına ve 3-5 ay geçmeden iptal edilmesine dair muhalif cümleler sarf edilmesin mi? Genel anlamda kamudaki insan kaynaklarının yanlış yönetilmesine, keyfi uygulamaların olmasına ve liyakatin esas alınmamasına dair serzenişlere kulak mı tıkansın? Depremle viraneye dönen bir şehrin can hıraç bir şeklide yeniden inşa edilişi takdir edilirken, yerel inisiyatifin şüphe ve kuşkuları görmezden mi gelinsin? Canı yanan vatandaşın “sahipsiz” kalma nidasına yüz mü çevrilsin? Muhatabın mukabelede bulunularak; “o halde siz de seçmeseydiniz” savunması takdir mi edilsin? Birileri yazacak elbet. Böylesi durumlarda kelâmın gücüne boyun eğmeli herkes…  
                                                                          ***
       Yerelde bunlar olurken, ulusal ve uluslararası arenada da garip ve girift ilişkiler göze batıyor… Ülkemiz açısından da her şey süt liman değil. Örneğin; Türkiye için özel hassasiyet ihtiva eden Libya’daki olumlu hamleye karşın Azerbaycan konusunda masada olmama ihtimalinin zafiyet olacağına dair atıfta bulunmak suç mudur?  Diğer taraftan şehit kanı ile kendilerine teslim ve emanet edilen toprakları Kıbrıs Türk kesimi yöneticilerinin Rum ağzı ve hümanist nutuklar ile baba mirasıymış gibi “toprakların bir kısmı geri vermelidir” zırvasına sessiz mi kalınsın veya sineye mi çekilsin? Gazeteci çekmez, çekmemelidir de! Alır kalemi eline, başlar dokundurmaya… Yani kabahati gazetecide aramamak gerek. Vatandaş adına yazıyorsa, bırakalım bir kaç kelâm da onlar etsin! 
                                                                           ***
      Bu örnekleri elbette çoğaltmak mümkün. Ancak bilinmelidir ki ister yerel ister ulusal olsun, mevzu bahis olan ve kast edilen; tasarruf sahiplerinin bizatihi kendileri değildir aslında… Üst adına astın üstlendiği yükümlülüktür, yaptığı olumsuz icraattır… Yani bey-tül malın hebasıdır, devletin onurudur… Üstün, altta nelerin olup bittiğinden haberi olmadığı zannında olanların ‘gün, bu gündür’ keyfiyetine ancak tebdili kıyafet engel olabilir bence. Özellikle tavassutla ve merkezin tasarrufuyla koltuklarına yaslananlar aldıkları gücü pervasızca ve sorumsuzca kullanıyorlarsa nedamet duymalı ve sorumluluklarını veya sorumsuzluklarını bu anlamda gözden geçirmelidirler. Gazeteciye veya köşe yazarına bu nedenle gönül koymaya hakkımız yok! Yazdıklarında, çizdiklerinde yalan ve mübalağa yoksa kelâmlarının efsununa rıza göstermeli, iğnesine de bağırmamalı…
                                                                              ***
     Kamusal alanda bunlar olurken gazetecilerin ve köşe yazarlarının da pürü-pak olduğunu söylememek haksızlık olur elbet! Maalesef ruhsat alınmadan icra edilen ender mesleklerden biridir gazetecilik. Eline kalemi alanın kartvizitine ‘gazeteci- yazar’ ibaresini not düşmesi yenilir yutulur gibi değil! Ayrıca bir yemek davetine haberini, fikrini ve zikrini satan kelâm fukarası bazı kesimlerin mitleştirilmesine de gönül rıza göstermiyor vesselam… Varsın şu jurnalciler ‘alaylı’ siperinde pusuya yatsınlar! Ancak şu ideolojik saplantılarını ve kinlerini devletin bekasına tercih eden ve kusan sözde kelâm erbabı ‘mektepli’ gazeteci veya köşe yazarlarına ne demeli? Gazeteci-yazar demeyin onlara! Aydın kisvesiyle Batının göbeğinde fink atan müstemlekeci mültecilerdir onlar. Kelâmlarınız ali-ül âlâ olsa da; siz ‘Garbı’, biz ‘Vatanı’ yazmaya devam edelim… 
                                                                              ***

yagbasan23@hotmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
28Ekm
22Ekm
16Ekm

Kelâm Ettik, Kaz Demedik!